Sosyal kaygı, bireyin sosyal ortamlarda yargılanma ya da olumsuz değerlendirilme korkusu yaşamasıyla ortaya çıkan bir süreçtir. Ancak bu durum yalnızca “utangaçlık” ile açıklanamaz. Çoğu zaman kişinin günlük yaşamını etkileyen yoğun bir içsel gerilim hissiyle birlikte ilerler.
Bununla birlikte kaygıyı tamamen ortadan kaldırılması gereken bir durum olarak görmek de yanıltıcı olabilir. Kaygı, belirli bir düzeyde bizi koruyan ve bulunduğumuz ortama uyum sağlamamıza yardımcı olan doğal bir tepkidir. Asıl önemli olan, kaygının ne zaman yoğunlaşıp günlük yaşamı zorlaştırmaya başladığını ve kişiyi işlevsel olmayan davranışlara yönelttiğini fark edebilmektir.
Sosyal Kaygı Ne Zaman Zorlayıcı Hale Gelir?
Sosyal ortamlardan kaçınmak, konuşmaktan geri durmak ya da kendini ifade etmekte zorlanmak gibi davranışlar zamanla artabilir. Bunun yanında aşırı düşünme, kişinin kendisini sürekli gözlemlemesi ve:
“Yanlış bir şey söyler miyim?”
“İnsanlar beni garip bulur mu?”
gibi düşünceler de yoğunlaşabilir.
Bu durumlar kişinin günlük yaşamını, ilişkilerini ve kendilik algısını olumsuz etkilemeye başladığında sosyal kaygı artık daha zorlayıcı bir hale gelir.
Böyle Durumlarda Ne Yapılabilir?
İlk adım, yaşanan süreci fark etmek ve bunu anlamlandırabilmektir. Kaygıyı tamamen yok etmeye çalışmak yerine, onunla nasıl baş edilebileceğine odaklanmak daha işlevsel olabilir.
Küçük adımlarla ilerlemek, kaçınılan durumlara yavaş yavaş yaklaşmak ve kişinin kendisine karşı daha anlayışlı bir tutum geliştirmesi bu süreçte önem taşır.
Terapi sürecinde ise kişinin düşünceleri, duyguları ve davranışları birlikte ele alınır.
Örneğin:
“Yanlış bir şey söylersem herkes fark eder.”
gibi düşünceler değerlendirilir ve kaçınılan durumlara adım adım yaklaşmaya yönelik çalışmalar yürütülür.
Amaç kaygıyı tamamen ortadan kaldırmak değil; kaygıyla daha sağlıklı ve işlevsel bir ilişki kurabilmektir.
Zamanla kişi, kaygı hissetse bile bununla baş edebildiğini fark etmeye başlayabilir.